Kapitalizmin Şafağında Kara Ölüm
Yirmi
birinci yüzyıla kadar uzanan ve önümüzdeki asırları da yönlendireceğe benzeyen
kapitalist ekonomik ve toplumsal düzenin temelleri Batı Avrupa’da 11.yüzyılın
sonu ve 12.yüzyılın başlarına kadar gider. Feodal dönem olarak sıkça bahsedilen
bu dönemin kendine mahsus özelliklerinin yanında, Batı Avrupa’da nevi şahsına
münhasır bir üslupla yaşanan bu dönem kendinden sonra gelen bütün nesilleri köklü
bir şekilde etkileyecek koşullara sahipti.
Feodalite
bir bakıma insanlığın yerleşik hayata geçip kitleler halinde tarımla uğraşmaya
başlamasından sanayi devrimine kadar yaşanan tüm süreçleri kapsar; her ne kadar
farklı bölgelerde farklı yöntemlerle icra ediliyor olsa da genel bir
benzerlikten bahsedebiliriz. Marc Bloch’un dönemselleştirmesine göre, feodalite
iki dönemde incelenir. Birinci feodal dönem hepimizin bildiği gibidir. Tarımsal
üretim iktisadi hayata hâkimdir. Lordun malikânesinde efendi, köylüler ve
domuzlar aynı yerde yaşar. Senyör, serfleri en angarya işlerde çalıştırır,
ürünlere el koyar; onlara hiçbir hukuki hak tanımaz ve izbenin izbesi yerlere
terk edilirler. Köylü bir bakıma bütün bu olanlara razıdır. Yazgısını
benimsemiş köylüler, kendisine düşen işi istekle ve memnun ederek yerine
getirirse kilise tarafından cennete gidebileceğine inandırılmıştır. Zaten
efendisinin malikânesinde bulduğu bir damı, iki parça buğday ekmeği ve bir kupa
şarabı beğenmezse terkedilmiş bir ölümden başka hiçbir şey onu beklemez.
Zaten
bu dönem içerisindeki iktisadi faaliyetler toprak sahibi ve köylülere çok fazla
seçenek sunmuyordu. Ticaret nerdeyse yoktu. Ekmek toprak sahiplerinin yani
soyluların elindeydi. Köylü ise ya efendisinin malikânesine girecek, orada
karnı doyacak, oradan giyinecek veyahut da yaptığı hizmet karşılığı belli bir
miktar toprak alacak ve her zaman önceliği efendisinin topraklarına vermekle
birlikte toprağını işleyecek, hayatını kazanacaktı.
Bu
durum Bloch’un ikinci feodal dönem dediği yere kadar yani tarihin seyrini
değiştiren Haçlı Seferleri başlayana kadar devam eder. Haçlı seferleri
sırasında Doğu’nun egzotik dünyasına uzun yolculuklar yapan Hristiyan Avrupa,
İslam coğrafyasından oldukça etkilenir. Bu dönem feodal insanın hayatına
ticaretin girmeye başladığı ve toprak sahibi soyluların angaryalarına başkaldırma
fırsatını yakaladığı zamana tekabül eder. Artık toprağın mülkiyeti ve toprakta
çalışmak tek geçer akçe değildir; bir karış arazin olmasa da tüccar olup
tarımsal üretimin artığını pazarda satabilirsin. Köylü için zincirlerini kırma
vaktidir. Artık pazar vardır. Şehirde yeni yeni büyümeye başlayan yeni tüccar
orta sınıf halinden memnundur ve gittikçe de memnuniyeti artacak gibidir.
Yüzyıllardır
nesiller boyu efendisinin malikânesinde domuz çobanlığı yapmaktan bıkmış
köylüler artık özgürlük istiyordu ve ticaret onlara bu özgürlüğü sunuyordu. Ticareti
duyan ve merak salan halk, ya efendisine özgürlüğün bedeli olan cezasını ödeyip
ticarete atılmak istiyor ya da efendisinden çalışma koşullarını iyileştirmesini
istiyordu. Toprak sahibi soylular da iş gücünü kaybetmemek için buna razı
olmak, işçiyi tarlada tutmak zorundaydı. Ancak bir kere geleneksel feodal
düzenden kaçmayı başaran köylü, özgürlüğü bir kez olsun tadan köylü artık kolay
kolay eski tahakküm örüntüsünü kabule yanaşmıyor ve efendisinden ısrarla
ücretlerini artırmasını istiyordu. Artık tahtının sarsılmaya başladığını gören
soylular, bir taraftan köylüyü ve topraklarını kaybetmek istemiyor bir taraftan
kentlerde büyüyen tüccar sınıfından endişe duyuyordu.
‘Kent
havası insanı özgürleştirir.’ diye tam bu dönemde demiş Avrupalıların ataları.
Bu dönemde kent hayatı bütün köylüleri özgürleştiriyordu. Feodal dengeler
bozuluyordu. Köylü koşulların iyileştirilmesini, toplumsal ve hukuki haklar
tanınmasını ve ücretlerin artırılmasını isterken yeni oluşan burjuva da
köylülere arka çıkıyordu. Çünkü asıl kavga soylular ve burjuvalar arasındaydı;
iktidar kimin olacaktı?
Tam
bu tarihlerde 1348-1350 yılları arasında bir veba ortaya çıkar ve hem ekonomik
hem toplumsal hem siyasal hayatı oldukça etkiler. Kara Ölüm denilen bu salgın
14.yy Avrupa’sında, Dünya Savaşı’nda örgütlü kıyımlarla öldürülen insandan iki
kat daha fazla insanın ölümüne yol açar. Bir İtalyan yazarı Boccaccio şöyle
anlatır:
‘‘1348 yılında İtalya’nın en güzel şehri
Floransa’da çok korkunç bir salgın ortaya çıktı; ya yıldızların etkisi ya da
günahlarımızdan ötürü Tanrı’nın gönderdiği, birkaç yıl önce Doğu Akdeniz’de baş
göstermiş ve ortalığı kıra döke gelerek sonunda Batı’ya erişmişti. Burada insan
aklının ve öngörüsünün mümkün kıldığı bütün tedbirler alınmıştı; şehirler temiz
tutuluyordu, şüpheliler içeriye sokulmuyordu, sağlığın korunması için uzun
uzadıya bildiriler yayınlanmıştı; törenlerde ve başka yollardan Tanrı’ya
mütevazı dualar sunulmuştu ancak yine de acıklı ve hayret edilecek bir şekilde
ortaya çıktı. Bu hastalığı iyileştirmeye ne tıbbi bilgi yetiyor ne de ilaçların
bir etkisi vardı… nedeni ne olursa olsun çok az kişi kurtuldu; ama herkes ilk
belirtilerin görülmesinden sonra üç gün içinde ölüyordu. Hastalardan hastalara
bulaşıyor ve bol miktarda alev alır maddeyle temasa geçen bir yangın gibi
yayılıyordu. Öyle bir niteliği vardı ki sadece insandan insan geçmiyor; ne
gariptir ki, hastalık bulaşmış herhangi bir kimsenin bir eşyasına dokunan herkese
de bulaşıyor ve tez zamanda öldürüyordu.’’
Ortalığı
kasıp kavuran bu Kara Ölüm, Avrupa’da ticari kapitalizmin kök saldığı, eski
düzenin ilga edilmeye başladığı döneme damgasını vurdu. Binlerce insan hayatını
kaybetmişti ve piyasada iş gücü arzı azalmıştı. Bu da mevcut köylülerin
emeğinin değerinin artması demekti. Hatta köylünün emeği hiçbir zaman olmadığı
kadar değerliydi. Toprak sahipleri ücretleri yükseltmeye yanaşmıyordu; eski
güçlerini kullanıp ortalığı yatıştırmak istediler ama ortalık daha da kızıştı
ve köylü isyanları başladı.
Özgürlüğü
tadan halk eskinin adaletsizliklerinden ebediyen kurtulmak istiyordu. İsyanlar sonucunda
binlerce köylü idam edildi ama geride kalanlar istediklerini aldılar. Önceden sadece
soyluların mirası olan toprak artık alınıp satılabilen bir meta oldu. Köylü özgürdü,
soylular ise eski iktidarlarını çoktan kaybetmişti. Avrupa ticari kapitalizmi
bir aşama olarak kullanıp sanayi kapitalizmi, serbest piyasa, ağır makineler,
küresel iş bölümü, dijital teknoloji, yapay zekâ vd. derken yüzyıllardır bu
yeni tahakküm biçimini sürdürüyor.
Kapitalist
örgütlenmenin şafağında ortaya çıkan bu veba dengelerin değişmesine doğrudan
bir sebep olmasa da önemli derecede etkilemişti. Günümüzde yaşanan salgının ise
ekonomik, siyasal ve toplumsal etkileri daha birkaç ay olmadan tüm dünyada
derinden hissediliyor. Bakalım bu küresel salgın, mevcut küresel ekonomik ve
toplumsal dengeleri nasıl değiştirecek...


Bence aynı şekilde değişiklikler olacak sayın hocam... Teşekkürler bu güzel emeğiniz için...
ReplyDelete