İlerlemeci
Anlayış ve Toplum
Günden güne
çopurlaşan yer yuvarlağında
Bizleri yan çizen
birer hemşeri haline sokan nedir?
İ.Özel
Yaşadığımız çağa
hayatiyetini, ehemmiyetini ve ayrıcalığını veren en önemli sacayaklarından bir
tanesi ilerlemeci anlayıştır. Modern dönemde Avrupa’da yaşanan tarihsel
süreçteki hızlı ve köklü değişimler, Batılı toplumları tarihin içinde bir ilerleme
olduğu inancına itmiştir. Eski çağlardan beri insanlığın ortaya koyduğu ilmi ve
teknik bilgi pek küçük farklılıklarla günümüze kadar gelmişti. M.Ö 6000
dolaylarında icat edilen kağnı, saban, çekiç, örs, orak gibi gündelik hayatı
kolaylaştıran aletler, 20.yüzyılın ortalarına kadar dünyanın birçok yerinde hala
kullanılıyordu. Ancak, son birkaç yüzyılda insanlığın ortaya koyduğu müşterek
bilgi bir hayli artmış ve dünya bir anda çok hızlı bir değişim ve dönüşüm
sürecine girmiştir. Bilimde ve buna bağlı olarak toplumda bir ilerlemenin
olduğuna dair inanç, Avrupa'da bir slogan olarak yayılmış ve sonunda, tarihte de bir
ilerlemenin olduğu inancına yol açmıştır.
Geleneksel otoritelerin
yerine katışıksız aklı ikame eden yeni düşünme tarzının temel öğretilerinden
birisi de tarih bilincidir. Modern düşünürlerin çoğu tarihi yeniden
kurgulamıştır. Tarihi olayları bir sıraya dizmek veya hangisine ışık tutup
hangisini karanlıkta bırakacağımız meselesi tamamen ideolojiktir. Tarih diye
bir şey yoktur; tarihçilerin tarihi vardır. Bu anlamda, Avrupa’da ortaya çıkan
ve insanlığın amentülerini sorguya çeken yeni zihin, tarihi oturup yeniden
kurguladı.
Genel olarak Aydınlanma
düşünürlerinin tarihi yeniden kurgulamaktaki temel amaçları ‘akıl’ referans
alınarak kurulan/kurulacak olan dünyanın mükemmelliğini ve biricikliğini
vurgulamaktı. Bu yüzden yeniçağa ‘Aydınlanma’ derken geçmişte kalana ‘Karanlık
Çağ’ demek gerekecekti. Meşhur arkeolog Gordon Childe, modern teknolojiyi
methetmek için bütün bir insanlık tarihinin aletler zincirini baştan sona incelemişti. Weber, tarih boyunca
bütün şehirleri incelerken, bu zahmete Batı şehirlerinin biricikliğini ispat
için katlanıyordu. Eski toplumların binlerce yıldır başaramadığı ya da pek az başarabildiği ilerlemeyi modern pozitivist toplumlar hayata geçiriyordu. Platon’un mağara metaforundan mülhem, modern dönemde insan
toprağın altında zincirlerini çözüp mağaradan yukarıya doğru, ışığa doğru,
ergin olmaya doğru bir çıkış yapıyor ve yeryüzünü bir başka perspektiften imar ediyordu.
İlerlemenin önemli isimlerinden birisi Turgot’tur. Onun ilerleme fikri, tarihin evrensel tarih olarak kurgulanması ve insan türünün bütün düşünsel ve toplumsal kazanımlarının bilime bağlı bir ilerleme fikri etrafında bütünleştirilmesine dayanır. İnsan, avcılık-tabiata bağımlılık, tarım ve ticari-kentsel olmak üzere üç dönemli bir ilerleme kaydeder. Bunu daha sonra Comte meşhur evrimci üç hal yasasıyla destekler ve toplumları ‘teolojik, metafizik ve pozitivist’ olarak sınıflandırır.
İlerlemenin önemli isimlerinden birisi Turgot’tur. Onun ilerleme fikri, tarihin evrensel tarih olarak kurgulanması ve insan türünün bütün düşünsel ve toplumsal kazanımlarının bilime bağlı bir ilerleme fikri etrafında bütünleştirilmesine dayanır. İnsan, avcılık-tabiata bağımlılık, tarım ve ticari-kentsel olmak üzere üç dönemli bir ilerleme kaydeder. Bunu daha sonra Comte meşhur evrimci üç hal yasasıyla destekler ve toplumları ‘teolojik, metafizik ve pozitivist’ olarak sınıflandırır.
Hegel, tarihin özünün
"akıl" olduğunu belirtir. Dünya tarihine aklın egemen olması demek,
tüm tarihin özgürlük idesinin tam gerçekleşmesine doğru ilerleyen bir gelişme
olması demektir. Bu yüzden, dünya tarihi, Tin'in kendi kendisini gerçekleştirme
çabasından başka bir şey değildir. Tin'in özü ise özgürlüktür. Hegel
tarihteki ilerlemenin, zaman içinde kendini açığa vuran Tin'in kendi kendisinin
bilincine varması süreci olarak belirlemiştir. Zaman ve mekanı ilişkilendiren
Hegel’e göre, tarih Asya’da başlar ve Avrupa’da son bulur. Asya’da Tin çocukluk
dönemindedir, Yunan’da gençlik dönemini yaşar ve Roma devletinde olgunluğa
erişir. Yaşlılık dönemi ise Almanya’dadır ve tinsel öz kendini gerçekleştirme
süreci içerisinde böylece ilerleme kaydeder.
Condorcet de insanlığın zihinsel ve
entelektüel evrimini dokuz aşamada inceler ve buna bir de ‘gelecek’ bölümü
ekler çünkü insanlık sürekli ilerlemektedir. Condorcet, cenneti gökyüzünden
yeryüzüne indirmiş ve insanın mutluluğunun yalnızca bu dünyada olanaklı
olabileceğini savunmuştur. Marx’ın kendine has ‘tarih bilincinde’ ise insanlık
feodal dönemden kapitalist döneme geçmiştir ve insanlığın geleceğinde sosyalist
toplum vardır; bu da ancak işçi sınıfının devrim hareketiyle mümkündür. Daha
birçokları, insanlığın eski, dogmatik otoritelerden pozitivizmin ve bilimin
hâkim olduğu bir anlayışa geçişini farklı mikyaslarla formüle eder. Batı tarihinde ilerlemeci anlayışa verilecek
örnekler saymakla bitmez. Batılı düşünürlerin bu kategorilendirme işlemini salt
maddi gerekçelerle yaptıkları şüphe götürmez; onlar insanın ruhi ve ahlaki taraflarını
son derece ihmal etmiş; nitekim ortaya sırf teknik terakkiyi ilerleme
olarak gören bir anlayış çıkmıştır.
Bütün bu tarih analizleri
oldukça görecelidir. Salt Batı medeniyetinin dünyaya teklif ettiği algılama
tarzının evrenselliği ve ‘arzu edilen’ olduğu mutlak suretle tartışmaya açıktır.
Bilginin otoritesinin ve rasyonalitenin insanlığı daha yaşanabilir bir dünyaya
götürdüğü fikri küçük bir coğrafyaya ve dar bir zamana sıkıştırılmış
entelektüel körlüktür. Zira, tarihin en acılı ve bilançosu en ağır savaşlarının
yirminci yüzyılda yaşanmış olması ilerlemeci anlayışın çöküşünün ifadesidir.
Nazi kamplarında ve gulaglarda binlerce insanın, insanlık dışı muamelelerle ölüme
terkedildiği bir dönemde, ilerlemeyi savunmak kandırmacadır. Orta Doğu’da hala
binlerce insanın kaderinin evlerine her an düşebilecek bombalarla baş başa
bırakıldığı bir çağı, bundan beş bin yıl önce en büyük kavgası tarlaya giren
öküz olan insanların yaşadığı bir çağdan daha ileride görmek ‘akıl’ işi değildir.
Burada bir parantez açmak
gerekirse, Toynbee gibi, her yeni kültürün kendinden önceki kültürün mirasını
devraldığını ve o mirasa yeni şeyler kattığını belirterek, ilerlemenin bu
anlamda olanaklığına değinenler de vardır. Daha basit bir anlatımla ilerleme,
insanın tarih boyunca aynı sorunlar üzerine çalışmasına ve bu sorunlarını gün
geçtikçe daha iyi bir biçimde çözüme kavuşturmuş olmasına karşılık gelir. Bu elbette insanlığın müşterek müktesebatıdır; ancak
bu her zaman mümkün olmayabilir; zira tarihin bazı dönemlerinde bütün bir
insanlık birikimi sıfır noktasına geri dönmüştür.
Ibn Haldun’un tarih
anlayışı modern Batılı filozoflardan oldukça farklıdır. Toplumları ‘bedevi ve
hadari’ olarak ikiye ayıran İbn Haldun için toplumların kaderini belirleyen
‘asabiye’dir. Göçebe (bedevi) toplumların asabiyesi (dayanışma) yerleşik
(hadari) toplumlardan daha kuvvetlidir ve zamanla zenginleşen bedevi toplumlar
hadari toplumları yener ve onları yıkarak yerlerine geçer. Yerleşik hayata
geçen toplumlar arasında soylar kaynaşır ve nüfus artar. Servet birikimi ortaya
çıkar ve artık düzeni sağlamak için asabiye yeterli olmaz ve devlet doğar.
Devlet, toplumlar arasındaki saldırı ve çatışmalar sonucu ortaya çıkmıştır.
Devletin ömrünü, kuruluş, ilerleme, doruk noktası, çöküş ve yok oluş olarak
tanımlayan İbn Haldun, tarihin bu döngüsel tarafına dikkat çeker ve spiral bir
tarih anlayışını savunur. Bu anlayışta, her kemal noktası aynı zamanda zevalin
başlangıcıdır.
Sünnetullah’ın ve tarihin
bize öğrettiği de budur. Toplumlar kimi zaman yeryüzünde mücesses ve müreffeh
bir dönemi yaşarken bazen yeryüzünde olmanın şuurundan uzaklaştıkları nisbetçe
bu iktidarlarından hayli uzaklaşmışlardır. Mümin suresi 82.ayette Allah, "Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce
yaşamış olanların akıbetlerini görmezler mi? Onların sayısı bunlardan daha
çoktu, daha güçlülerdi, yeryüzündeki eserleri de daha sağlamdı.’’ buyurur.
Miladi 7.yüzyılda inen bu ayeti kerime bize gösteriyor ki daha eski devirlerde
yaşamış birçok kavim hem nüfus hem bilgi hem de teknik anlamda Araplardan daha
‘ileri’ toplumlardı. Hakeza, kutsal kitaplarda anlatılan helak olan kavimler de
bize tarihin nasıl sıfır noktasına geri döndüğünü oldukça net bir biçimde
açıklar. Dahası, Hz. Peygamber’den sadır olan birçok hadis-i şerifte, Efendimiz kıyameti haber verirken yeryüzünde muhtelif belaların, musibetlerin,
felaketlerin, günahların, afetlerin, hayâsızlıkların vuku bulacağını haber
verir. Kıyamet zamansal olarak müstakbel olan ise, zaman ilerledikçe yeryüzünün
günden güne daha yaşanabilir olduğu kanısını zihinlerimizden bir an önce
çıkarmamız gerekir.
Ayrıca vahyin bize öğrettiği bakış açısı farklı bir referans sunar. İslam düşüncesinde daha ahlaki, daha medeni olan geleceğe değil
bilakis geçmişe nisbetle belirlenir. İlerleme düşüncesinden ziyade bir geriye
dönüş arzusu hâkimdir. Bu dönemsel olarak veya ekonomik, kültürel olarak bir
geri dönüş değildir. Bu orada olmanın bir arzusudur. Bu gelecekte olmakla uzak
olmanın verdiği bir özlemdir. Çünkü bizim için en güzel olan geçmiştedir. Her
dönem Asr-ı Saadet olmanın çabasındadır. Her birey bir Ashab-ı Güzin olmak
arzusundadır. Zihnimiz geçmişi geleceğe taşımak niyetindedir. Gelecek, eğer kadimin takaddüm ettiği yer ise değerlidir. Geçmişten beslenip gelene-ek yaparak ileriye doğru
takaddüm ederek bir yeryüzü kurmaktır aslolan. Bunu yaparken de gönüllerde hep
geçmişin bir özlemi vardır. Hristiyan düşüncesinde de bu Hz. İsa’nın yaşadığı
döneme atfen ‘Altın Çağ’ olarak adlandırılır ve yine geçmiş, bugüne taşınmak
zorundadır.
Allah Rasulu bir hadisi
şerifte en hayırlı zamanın kendi dönemi olduğunu, daha sonra kendisinden sonra
gelenlerin ve daha sonra da onlardan sonra gelenlerin daha hayırlı olduğunu
buyurur. Yani Hz. Peygamber döneminden uzaklaştıkça, ileriye doğru gittikçe
insanların daha az hayırlı olacağını söyler. Burada ne kadar farklı bir ölçütün dikkate alındığını görürüz. Bu anlamda ilerleme, eğer
yeryüzüne ikame etmek için gönderildiğimiz ilkelerden sapıyorsak bir toplum
için çöküş olabilir. İnsanın durumu da böyledir. Eşrefi mahlukat olmakla
hayvanlardan daha aşağı bir derekeye varmak arasında zamansal bir ilerlemeden
ziyade manen bir tekamül esastır.
Yaşadığımız çağ hızla kıyamete kendini hazırlarken sahip olduğumuz iktidar, ekonomik refah, toplumsal statü gibi nimetlerin, biz Müslümanlar için bir çöküş mü yoksa bir ilerleyiş mi olduğu konusunda kendimizi muhasebeye çekmemiz gerekiyor. Kendi anlam değer dünyamızla aramızdaki açının gittikçe arttığı bir çağda, başkalarının metafiziğiyle rengi solmuş zihinlerimizin, 'varılması gereken' olarak yolun sonuna koyduğu şeyin hakikatimizden ne kadar uzakta olduğu hatırlanmalı. Evet ilerliyoruz; ancak gittikçe daralan bir yolda giderek artan bir hızla ilerliyoruz.
Comments
Post a Comment