Aydınlanma ve Muhafazakâr Tepki

Aydınlanma nedir sorusuna verilen son cevapla başlamak gerekirse, ‘insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır’ der Kant. Yüzyıllarca geleneksel otoritelerin boyunduruğu altında sınırlı eylemler ifa edebilmiş toplumları ergin olmamakla suçlayan Kant, bunun ancak aklı kullanmak ve özgürce eyleyebilmekle aşılabileceğini savunur ve ‘Sapare Aude!’ ‘Aklını kullanma cesaretini göster!’ parolasıyla insanlığa bir çıkış kapısı aralar. Aydınlanma dediğimizde on sekizinci yüzyılda etkili olan ve İngiliz Devrimiyle başlatılıp Fransız Devrimiyle bitirilen ve etkisini hala gösteren bir felsefi hareketten bahsediyoruz. Bu hareketin temel amacı, insanları ‘kötü’ ve ‘köleleştirici’ olduğuna inanılan mit, önyargı ve hurafelerin yani kurulu dinin temsil ettiği eski düzen (ancien regime)’den kurtararak, ‘iyi’ ve ‘özgürleştirici’ olduğu kabul edilen aklın düzenine sokmaktır. Wilhelm Dilthey’in kavramlarıyla söylersek, aklın özerkliği, entelektüel kültür ve aklın ilerleyişinin kaçınılmazlığına iman Aydınlanmanın çerçevesini çizen temalardır.

Horkheimer’in dediği doğruysa, yani hepimiz bir anlamda Aydınlanmanın çocuğuysak ve onun mirasını paylaşıyorsak ve ayrıca Aydınlanmanın günahlarıyla malul bir dünyada yaşamanın ıstırabına katlanmak zorundaysak, modernite dediğimiz geri çevrilemez, karşı konulamaz ve meydan okunamaz tarihsel sürecin her anında Aydınlanmayı tekrar tekrar düşünmek zorundayız. Yine bir aydınlanma meyvesi olarak, insan türünün evrimi sürecinde, gelinen nokta bir akıl ve eleştiri çağıdır ve kendinden önceki bütün zamanlarla kıyas edildiğinde büyük bir değişimi ve dönüşümü ifade ediyor. Eski düzenin bütün dayatmalarından ve zorbalıklarından aklın ve eleştirinin gücüne sığınan bütün bir Aydınlanma panteonu, on sekizinci yüzyılda yaşanan bu başkaldırının insana özgürlük getireceğini ve insanlığın aydınlanması yolundaki bütün prangalardan aklı sayesinde kurtulacağını canhıraş savunuyorlardı. Aydınlanmayı yaratan bu panteon, ne giderek kök saldığı toplumda kendi meşruiyetini üretmeye çalışan burjuvazi ne de gittikçe tarihin tozlu sayfalarına gömülen ve tekrar gün yüzüne çıkmak için yeni bir çığırtkanlığa hazırlanan aristokrasidir; ama yegâne amaçları insanın yeryüzündeki hayatının kusursuzlaştırılması ve inceleştirilmesi olan, ne ateist ne deist ama bazen deist bazen pagan, Paris’ten Berlin’e Edinburgh’tan Napoli’ye kadar gevşek ve örgütlenmemiş bir koalisyon kuran ‘les philosophes’tir.

Aydınlanma düşüncesi, getirdiği yeni düşünce tarzıyla, eski düzene ve eski düzene dair ne varsa karşısında duruyor ve hukuktan iktisada toplumsaldan siyasala kadar birçok konuyu yeniden masaya yatırıyordu. Orta çağda, soyluların tahakkümünde üretim yapan serflerin ortaya çıkardığı tarımsal üretimden arta kalan ticaret mallarının dolaşımını sağlayan burjuva ve onun getirdiği yeni endüstriyel üretim tarzı ve yine burjuvanın aristokrat baskısından kurtarma vaadiyle yanına aldığı işçilerin kolektif hareketleriyle Avrupa’ya damgasını vuran burjuva devrimleri, Aydınlanma düşüncesinin yedeğine aldığı aktörlerdi. Ama bazen de toplumsal ve siyasal üstünlüğünü ele geçirmeye çalışan burjuvazi, Aydınlanmayı kendine meşruiyet kaynağı kılıyordu. Söz gelimi, Aydınlanma düşüncesi, dünyada yapılan eylemlerin karşılığının bu dünyada alınabileceği fikrini ortaya atarak Hristiyan düşüncesinin ahiret ve ödül fikrini öne çekmiş ve insanların yeryüzünde de çok çalışarak mutlu olabileceklerini ve – Prostestan ahlakın da gönülden savunduğu-  Tanrının rızasının dünyada çok çalışarak kazanılabileceğini salık vermiştir. Bir tarafta aristokratların elinden toplumsal ve siyasal egemenliği kapmaya çalışan ve bu yolda merkezi hükümetleri kışkırtan burjuvazi, bir tarafta hâkimiyet dolu geçmişlerini geleceğe de taşımak isteyen soylular ve diğer tarafta tüm bu olup bitenlerden mustarip, gelecek kaygısı taşıyan muhafazakârlar.

Elbette Aydınlanmanın eski düzene karşı yaptığı meydan okuma herkesçe güle oynaya kabul görmemişti. Doğal olarak ilk tepki, feodal dönemde iktidar aygıtlarını elinde bulunduran sınıflar olacaktı ancak yenidünyanın taşıyıcıları olarak burjuva sınıfı, hem küçük burjuvaziyi hem de toprak mülkiyetine sahip soyluları tasfiye etmekte gecikmeyecekti. Fakat yine de yenidünya düzenine olan muhalefet, on sekizinci yüzyılın ‘yaramaz çocuklarına’ hayli iş çıkaracaktı. Liberalizmin getirdiği bireycilik, aklı tek referans kaynağı olarak alan rasyonalizm, kilisenin iktidarına karşı savunulan demokrasi, bireyin bütün geleneksel kısıtlamalardan kurtulmasına imkân veren özgürlük, insanı ahlaki ilkelerden soyutlayan seküler bir anlayış, Aydınlanmanın on sekizinci yüzyıl insanına teklif ettiği en önemli kavramlardı. Buna mukabil, muhafazakâr geleneğin de bütün bu meydan okumalara diyecek çok şeyi vardı.

Aydınlanmayı sert bir şekilde eleştirenlere göre, ‘aydınlanmış despotların’ yaptığı şey, ortaçağdan devralınan mirasın sekülerleşmesinden başka bir şey değildir. Sözgelimi, bu düşünürler Hristiyanlık düşüncesindeki yaratılmış evren tasavvurunu reddettiler ancak kendi kendine işleyen, mekanik yasaları olan bir evren kavramına karşı çıkmadılar. Hatta bu kendine yeterli makinayı toplumsal ilişkilere ve insana da taşıdılar. Otorite olarak, İncil’in ve kilisenin otoritesine karşı çıktılar ancak tabiatın ve aklın daha merkeziyetçi otoritesine karşı çıkmadılar ki bu da aydınlanmanın geleneksel kavramlara ve kurumlara karşı çıkmadığını ancak onları seküleştirerek yeniden ürettiğini gösterir. Aydınlanma düşüncesi, Hristiyan öğretinin ‘ahirette cennet’ gerçeğini alıp, bir ‘yeryüzü cenneti’ inşa etmekten kendini alıkoymamıştır. Comte’nun tasnifine göre metafizik döneme tekabül eden bütün geleneksel kurumların, ‘metafizik’ ve ‘irrasyonel’ olmaları gerekçesiyle apar topar ağızları kapatılırken, Aydınlanma kendi metafiziğini ve irrasyonalitesini üretiyordu.


On sekizinci yüzyılda nev zuhur bir akım olarak başta Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde öncüler ve taraftarlar bulan Aydınlanma düşüncesi, neredeyse bütün ülkelerde diyalektik bir şekilde yaygınlaşıyordu. Geçmişi, geleneği kısaca kurulu düzeni keskin bir şekilde eleştiren Aydınlanma, bir karşı-Aydınlanma tarafından eleştiriliyordu. Bunun en temel sebebi elbette yüzyıllardır var olan ve bir şekilde toplumsal kurumsallaşmasını sağlayan bütün yapıların bu yüzyılda ilk defa bu kadar köktenci bir şekilde eleştirilmesi ve yok edilmeyle karşı karşıya kalmalarıydı. Bu eski-yeni çatışmasının olmadığı tek yer muhtemelen özgürlükler dünyası Amerika’ydı. Hem Tocqueville hem de Robert Nisbet’in de dile getirdiği gibi, bu ayrıcalık Amerika’nın muhafazakâr düşünceyi yeşertecek, onlara aciliyet kazandıracak ortaçağ kurumlarının geçmiş gerçekliğinden yoksun olması ve onun göçmenlerden oluşan demografik yapısıydı. Ancak Amerika dışında bütün coğrafyalar Aydınlanmayı, gelenek ve modern arasında, toplumu çatışmaların kucağına atacak bir hercümercin içinde tecrübe etmişlerdir. Herhalde bu durumu biz Müslümanlardan daha iyi kanıksayan bir millet daha yoktur. 

Muhafazakârlar, dünyaya Fransız Devrimiyle birlikte iyice çivi çakmış modernitenin ekonomik, siyasi ve kültürel unsurlarına saldırıyorlardı. Devrimi, modern Avrupa tarihinin derinliklerinde kök salan ve şimdilerde ürpertici sonuçlarına her yerde tanık olduğumuz yönelimlerin ‘çelik zirvesi’ olarak görüyorlardı. Bonald, Devrim’in terör dönemini seküler ve bireyselci sapmaları nedeniyle Tanrı’nın Avrupa’yı cezalandırması olarak niteliyordu. Protestanlığa yani dini kilisenin elinden alıp tek tek bireylere dağıtan ve herkese dini yorumlama ve göreceleştirme hakkı ve özgürlüğünü sunan yeni Hristiyan mezhebe muhafazakârlar, Devrim kadar hınç doluydular. Geleneğin ve dindarlığın disipline edilmiş sınırlandırmalarının yerini duygunun ve tutkunun alması, aşkın, kutsal değerlerin yerine geçici sözleşme ve faydacı sekülarizmin geçmesi, dini ve toplumsal otoritelerin zayıflaması, kültürün değersizleşmesi ve temelsizleşmesi, muhafazakârların canını en çok sıkan durumlardı.

Aydınlanma taraftarları tarafından irrasyonel olarak itham edilmiş olmasına rağmen, Bonald ve Maistre gibi Fransız filozoflar ataerkil, tekeşli aile, monarşi, cemaat, yakın ilişkiler, Katolik Kilisesi gibi orta çağa ait bütün değerlere sahip çıktılar. Daha sonra Durkheim, toplumun içinde bulunduğu bunalımdan kurtulması için çabaladı ve ortaçağa ait bir kavram olan kolektif bilinci savundu ve liberalizmin bireyciliğine karşı savaştı. Aile, komşuluk, dini ve mesleki gruplar gibi daha küçümen birimler topluma faydadan başka bir şey getirmezdi. Kıta Avrupası’nda hem Hegel hem de Bonald, insanın aile, kilise cemaati ve kendi mahalli cemaatindeki iş hayatının köklerini yitirmesinin kaçınılmaz sonucu olarak toplumdaki istikrarsızlığa dikkat çekerek ‘İngiliz Sistemi’ne tiksintiyle bakıyorlardı. Marx, ‘endüstriyalizm, dini ateşin, şövalyece coşkunun, tabii duygusallığın en masumane, en insanüstü coşkularını, bencilliğin buz gibi sularında boğdu’ diyordu. Balzac, ‘artık kalabalık yok, bin frank var’ diye yazıyordu. Elbette bu örnekleri çoğaltmak mümkün. On sekizinci yüzyıla damgasını vuran ve gelecek yüzyıllarının kaderini yazan Aydınlanma düşüncesi, kapitalizm ve yeni üretim şekilleri ve çalışma koşulları, rasyonalizm, sekülerleşme, muhafazakâr tepki tarafından dibe doğru bir ivme olarak topa tutuluyordu.

Aydınlanma düşüncesinin amentülerinden bir tanesi de evrensel olduğu iddiasıdır. Bu yaramaz çocuklar, on sekizinci yüzyıldan bakarak bütün bir geçmişi bütün anakronizmiyle birlikte tüm insanlık için yeniden yazmakla kalmamışlar, kendilerinden binlerce kilometre ötede ve birbirinden farklı tarihi tecrübelere sahip milletler ve devletler içinde kurtuluş reçetesinin başına aklı yazmışlardır. Elbette bütün toplumlarda bu yenidünyayı keşfetme iştahı olan aydınlar birden zuhur ettiği gibi bunlara karşı güçlü bir mukavemet gösteren düşünceler de var olagelmiştir. Batı dışı bütün toplumları kısa bir zamanda etkisi altına alan bu yeni düşünme ve eyleme tarzları, dünyanın gidişatını ters yüz etmiş ve Batı’nın kendisine yeryüzü cenneti olarak tahayyül ettiği o dünyayı kurmak için nice dünyaları cehenneme çevirmiştir. Son yüzyıllarda İslam coğrafyası dâhil, Batı dışı bu toplumların yaşadığı bunalımın kara bulutları hala evlerimizin tepesinde güneşimize mani olmaktadır. Bütün bu kavramlara kafa tutabilecek tek alternatif olan İslam dünyası, yüzyıllardır Aydınlanmanın ve onunla birlikte tarihe mal olanların getirileriyle cephede savaşmaktadır.



Comments

Popular posts from this blog